Ahilik Düzeni vs. Kapitalist Ekonomik Düzen – I

Ahilik Düzeni vs. Kapitalist Ekonomik Düzen

Adem Ersagun ULUPINAR

Karabük Üniversitesi

Ahilik Birliğinin Kaynağı

Osmanlı Devleti müesseselerinde Bizans’ın büyük tesiri olduğu iddialarını ‘’ispat edilmesi gereken bir görüş’’ değil de ‘’ ispat edilmiş bir mesele’’ olarak görenler[1] bu peşin hükümlerine paralel olarak Ahi Birliklerinin de Bizans Loncalarının devamı olarak görmektedir. Ancak bu görüşlerin doğru olmadığını Fuat Köprülü ispat etmiştir.[2] (1)

Bizans Loncaları devlet tarafından bazı kamu görevlerini yerine getirmek üzere kurulmuş mesleki teşkilatlardır.[3] Ahi Birlikleri ise, devlet otoritesinin dışında kurulup gelişmiştir. Halk bu müesseseyi kendi refahı ve düzeni için uygulamaktaydı. (1) Bizans Loncaları devletin sıkı yönetiminde idi. Loncaya girebilmek için devletin atadığı görevlinin onayının alınması gerekirdi. Ahilikte ise devlet denetimi yoktur. Ahilik Birliğinde üyelik serbesttir. Ayrıca üyeler istedikleri zaman teşkilattan ayrılabilir. Fakat Loncada (Bizans) istedikleri zaman ayrılamazlardı.[4]Bizans Loncaları, yalnız tüccar ve sanatkarları üye olarak kabul ederdi yani iktisadi bir amaç güdülmekteydi. Ahilik Birliklerinde  ise Ahilik prensiplerini kabul eden kişi üye olabilirdir, iktisadi amaç vardı fakat ana amaç bu değildi. Bizans Loncalarındaki kişiler (üyeler) farklı loncadan kimseyle evlenemezdi fakat ahilik böyle değildi. Bizans Loncalarında toplumsal sınıflaşma da vardı. Hatta sınıflaşmanın oluşması için örgütlenme buna göre yapılırdı. Ahilik toplumsal sınıfa karşı çıkmış ve buna göre örgütlenmiştir.

Ahilik ve Fütüvvet Anlayışı

Fütüvvetçilik, X.yy’da  teşkilatlanmaya başlamıştır. Fütüvvet kelimesi arapçadır. Olgun kişilk anlamı da vardır. Ahilik ilk zamanlarda XIII. yy’da başlarında Osmanlı’nın askeri ve yönetim kurumlarının düzene konulmasını da sağlamıştır. Ahilik Birlikleri fütüvvet birliklerinden farklıydı. Fütütvvet birlikleri;

  • Kavli
  • Seyfi
  • Şurubi

Ahilik üzerine ciddi araştırmalar yapan Batılı oryantaristler de bu teşkilatın temelinin Doğu’ya özellikle İslamiyetten sonra Araplar arasında gelişmiş olan ‘’Fütüvvet’’ teşkilatına dayandığını fakat; Ahiliğin Anadolu Türklerince İslam ahlakı ve Türk geleneklerine göre geliştirildiğine inanmakta, Müslüman Türk’e has bir teşkilat olduğu görüşünde birleşmektedirler.[5] Bazı düşünce sistemleri insanların ne kadar çok tüketirse o kadar çok mutlu olacağı tezinden hareket ederek üretime, insanı mutlu edecek yegane araç olarak bakar. Amaçları insanların daha çok tüketim yaparak mutlu etmektir. Bunun iide üretimin artması gerekir. Ancak uygulamada istenilen sonuç alınmaz ve amaç ile araç yr değiştirir. Yani üretm amaç ise insan onu gerçekleştiren araç olur. Şüphsiz araç olarak görülen mekanizmanın dişlisinden fazla değeri kalmamış olan insanın mutluluğundan bahsedilemez. İnsanın madde ile mutlu olmayacağı gerçeği bütün açıklığı ile ortaya çıkar. Bu misaldeki gibi düşünce sisteminde iki hata yapılmıştır. Birincisi, insanın yalnız madde ile mutlu olmayacağı , ikincisi ise, amaç ile aracın yerdeğiştimesinden dolayı hedefe ulaşılamamıştır. Yani insanların mutluluğuna  izin vermemiş tam aksine bunalıma sebep olmuştur. Ahiliğin sistem olarak ortasında yer alan ahiret ve dünya mutlulu insanın ihtiyacında önemli rol oynamıştır.

AHİLİK TEŞKİLATI

  • Kökeni fütüvvet anlayışına dayanır.
  • Ortaçağ Anadolu’sunun toplumsal ve kültürel yön veren bir kurum.
  • Yüksek ahlaka mensup kişilerin toplandığı yer.
  • Ahi ahlakı temelde Kur’an-ı Kerim ve Muhammed(s.a.v.) hadislerine dayanır.
  • Sanat erbabını bir örgüt etrafında toplayarak onları manevi ve ahlaki yönden eğitmeye yönelmiştir.
  • Ahilik sadece mesleki olmayıp dini, ahlaki, toplumsal, kültürel ve yaygın bir eğitim kurumudur.
  • Ahi = Kardeş
  • Temel amaç, insanın dünyada ve ahirette mutlu olmasına yardımcı olmaktır.
  • Emek gücünün sömürülmemesi, aralarında adalet ve denge ilkeleri korunarak bireysel ve toplumsal refahın sağlanması esas alınmıştır.
  • Ahilik, üretmeden tüketmeye (Her Arz kendi talebini yaratır – SAY KANUNU) ihtiyaç fazlasını tüketmeye, haksız rekabete, güçlünün zayıfı sömürmesine, haksız kazanç sağlamaya, insanları kandırmaya kısaca ahlaki olmayan her türlü davranışa karşıdır.
  • Ahilik ne sadece bir tarikat ne de sadece bir esnaf teşkilatıdır. Bu iki müessesenin birleşmiş halidir.
  • Ahilik eğitim ve öğretiminde asıl amaç ahlakı, faziletli ve mesleki eğitim almış terbiyeli insan yetiştirmek olmuştur.
  • Ahilik, ahlak sahibi olmayan kişilerin (bir iş adamının özellikle) asla başarıya ulaşamayacağını, ulaşsa bile bunun uzun ömürlü olmayacağını savunur.
  • Ahiliğin oluştuğu yerlerde kardeşlik, eşitlik, özgürlük, sevgi ve adalet gibi özelliklerden bahsedilebilir.

AHİLİĞİN İKTİSADİ TEŞKİLATLANMASI

Her ahi birliğinin (meslek topluluğunun) kendine özel orta sandığı, esnaf, vakıf, esnaf kesesi veya esnaf sandığı denilen sosyal güvenlik sistemleri vardır. Onları tefecilerden korur ve hammadde temin ederlerdi. Orta sandık sisteminde, her esnaf malın satışından elde edilen bir yüzdeyi orta sandığına yatırır, çıraklıktan ustalığa kadar olan tüm harçlar, esnaf giderleri, sakatlara, yardıma ihtiyacı olanlara buradan karşılanırdı. Bu da esnafa hayır, güven ve teşkilata bağlanma sebebiydi.

Gerekli harcamalar yapıldıktan sonra kalan para esnafın ihtiyacına göre esnafa kredi verilirdi. Böylece esnafın tefecilerin eline düşmesi engellenirdi. Ayrıca lazım olan hammadde teşkilat tarafından ele alınır esnafa dağıtılır. Bu sayede karaborsa ve farklı fiyat oluşumlarının önüne geçilirdi. Kıdemli ustalara daha çok hammadde verilirdi.

EĞİTİM FAALİYETLERİ

Eğitim bir devlet görevi olarak kabul edilmediği bir dönemde, tarikat yöne de bulunan Ahi Birliklerinin amaçlarını gerçekleştirebilmek için mensuplarının eğitimlerini sağlamaları şarttı. Çünkü tarikata girebilmek için az çok eğitim görmek gerekiyordu. Ahi Birlikleri eğitim faaliyetlerini İslam esaslarına göre düzenlemişlerdi. İslam dini, ferdin hem bu dünyada hem de öteki dünya ile meşgul olmasını istemiş, ahiretin bu dünyada kazanılacağını beyan etmiştir. ‘’Buna paralel olarak İslam eğitimi, ikili bir amaç gütmüş ve eğitimin başlıca hedefi olarak, ferde İslam inancını öğretmek ve bu dünyada Allah’ın emir ve yasaklarına uygun hareket ederek, ebedi hayat için çalışmaya ve Allah rızasını kazanmaya yöneltmiştir.[6]

Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmasını emreden İslam dininde eğitimin gaye itibariyle özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz[7];

  1. Ferde, kendini tanıtma yolunu göstermek: Eğitim ve ilim insanın kendisini tanımasına yardım etmiyorsa, kendini tanıtmıyorsa lüzumsuzdur.
  2. İnsanın fıtratını korumak: İslam’a göre her çocuk fıtrat-ı selime ile doğar. Sonra cemiyet vasıtası ile bozulabilir. İslam terbiyesinin ana hedefi, ferdi ve cemiyeti ıslah etmek suretiyle, çocuğu kötülüklerden korumaktır.
  3. İyi insan yetiştirmek: İslam eğitiminin gayesi iyi insan yetiştirmektir. İyi insan her zaman ve her yerde, iyi hareket eden insanlardır. Bir yerde iyi bir başka yerde kötü davranan, iyi insan değildir. İslam terbiyesi ile yetişen iyi insan, ruhu ile semaya yönelmiş olduğu halde, cismi ile yeryüzünde yürüyen, her iki hayatın için de yeterince çalışan insandır.
  4. Fertteki gizli kabiliyetleri ortaya çıkarmak ve bu kabiliyetlere yön vermek: Allah insanları, farklı kabiliyette yaratmıştır. Bu sebeple kabiliyetlerin eğitim ile ortaya çıkartılması ve uygun yöne sevk edilmesi gerekir. İnsanın yetenekleri yer altındaki suya benzer, ondan faydalanmak için toprağın kazılmasına ihtiyaç duyulur. İslam Eğitiminin bu gayesine uygun olarak öğrencilerin kabiliyetlerinin keşfedilmesine ve uygun sahalara yöneltilmesine önem verilir. Ferdin kabiliyeti dışında bir mesleğe zorlanması ruh sağlığının bozulmasına sebep olur.[8]

Ahi Birliklerinin kendi gayelerine ve yukarıda kısaca açıklanan İslam eğitiminin prensiplerine uygun olarak kurdukları ve geliştirdikleri eğitim sisteminin özellikleri şu şekildedir;

  1. İnsan bir bütün olarak ele alınmış, ona yalnız mesleki bilgi değil dini, ahlaki ve içtimai bilgilerde verilmiştir.
  2. İş başında yapılan eğitimin, iş ışında yapılan eğitimle bütünleşmesi sağlanmıştır.
  3. Eğitim belirli bir noktada tamamlanan değil, ömür boyu süren bir faaliyet olarak ele alınmıştır.
  4. Köylere kadar varan geniş bir teşkilat kurulmuştur.
  5. Sistem, ahilik prensiplerini kabul eden herkese açıktır.
  6. Derslerin yetkili kişiler tarafından verilmesi esastır.
  7. Eğitimden herkes ücretsiz olarak faydalanır.

Mesleki eğitimi genel eğitim ile bir bütünlük içerisinde ele alıp, bunu ömür boyu devam edecek şekilde uygulamaya koymak sistemin en çarpıcı özelliğidir.

Ahi Birliklerinde mesleki eğitim, iş başında, kalfalar ve ustalar tarafından verilirdir. Mesleki eğitim ile umumi eğitimi ve içtimai hayatı bütünlük içerisinde ele alan Ahilik Birliklerinde, bir gencin meslek hayatının ilk kademesi yamaklıktır. En çok 10 yaşında olan çocukların velisi tarafından ustaya bir sanat öğrenmek maksadıyla verilmesi ile yamaklık dönemi başlardı. İlk zamanlarda esnaf yamaklıklarının ve çırakların okuyup yazmalarına hususi itina gösterilirdi. Fatih Sultan Mehmed’ in İstanbul’u feth ettikten sonra inşa ettirdiği camiinin yanındaki üstü açık havuz saraç esnafına bırakılmış, saraç çıraklarının Fatih Medresesine devamlılığı sağlanmıştır. Bu tür eğitim bütün esnaf için gelenek halini almıştı.[9] Yamaklar iş yerinde mesleki eğitim görürken zaviyelerinde de dini, ahlaki ve sosyal bilgileri alarak eğitimlerini bir bütünlük içerisinde devam ettirirlerdi Ahi Birliklerine yeni katılanlara öncelikle teşkilatın adap ve erkanı öğretilirdi Zaviyelerde özellikle Cumartesi akşamları, bu kaidelerin öğretilmesine ayrılmıştı.[10]

Her şeyden önce birer  ‘’terbiye ocağı’’ olan zaviyelerde okur-yazarlık eğitimi de yapılır ve dini, ilmi bilgiler verilirdi. Edebiyat, Kur’an-ı Kerim okuma, Türkçe, Arapça dillerinin öğretilmesinden başka; güzel yazı yazma, musiki dersleri de verilirdi. Büyük Şairimiz Baki, bir saraç çırağı olarak böyle bir eğitimden geçmiştir. (2)

AHİLİĞİN HAYATA AKSEDİŞİ

Çorağ (çırak) almak:

Ahilik teşkilatında, bir usta çırak alacağı zaman ailesini araştırır, sorup sual ederdi. ‘’Kurdun yavrusunun büyüyünce kurt olacağı’’, ‘’Söğüt ağacının meyve vermeyeceği’’, ‘’Gülün ancak gül dalında biteceği’’ düşüncesine ehemmiyet verilirdi.

Çırağın edep, terbiye ve görgüsüne önem verilirdi. Yemek adabına uygun hareket edip etmediğine bakılır, çay yada kahve dağıtımı sırasında kendinden büyüklere öncelik tanıyor mu dikkat edilirdi. Büyükler arasında yapılan sohbeti dinliyor mu gözlenirdi. Dikkati ve sohbeti takip edip etmediği arada yoklanmak amacıyla arada bir sual edilirdi.

İş, meslek ve inancı ile ilgili bir bahis anlatılırken ‘’Evladım sen devam et.’’ Denilerek sohbete ve mevzuya hakimiyeti ölçülürdü. Ayrıca çırağın fütüvvetname kısmında geçen bilgileri bilip bilmediği kontrol edilirdi. Kalfalıktan ustalığa geçiş ise, yine fütüvvetnamede izah edildiği gibi tören ve imtihandan sonra mükemmel bir merasim ile gerçekleşirdi.

Terziler:

Ahilik teşkilatında kimsenin hakkında kötü bir düşünceye sahip olmamasına dikkat edilirdi. Bunun için kesin kaideler vardı. Ahilikte herkese hüsn-i zan da bulunmak gerektiği için bunun şartları da tatbik edilirdi.

Bir vatandaş terziye herhangi bir maksatla veya elbise yaptırmak gayesiyle kumaş götürürse, terzi kumaşı tartar, aldığı ölçünün yanına onu da kaydederdi. Dikimi bittikten sonra bütün parça ve kırpıntılar ile tekrar tartar ve helalleşerek sahibine teslim ederdi.

Kumaş sahibinin gönlüne veya kalbine zerre miktarı zan ve töhmet olmamasına riayet edilirdi.

Misafir

Ahilikte misafir ağırlamak, izzet ve ikramda bulunarak gönlünü almak Peygamber (s.a.v.) sünneti olarak ayrı yer tutar. Köy ve kasabalardan başlayarak misafir odaları yolcu ve misafirin emniyet ve huzurla dinlenebileceği yerlerdir. Misafirlerin gece vakti ve vakitsiz gelmeleri halinde misafir odasını kolayca bulabilmeleri için yüksek bir yere misafir ışığı yakılırdı. Köyde birinin misafirini başka biri ağırlamak isterse ‘’Misafir olan filanı sizinle beraber yemeğe davet ediyorum.’’ Der misafiri de misafir sahibini de sayardı

Mühürcülük:

Esası doğruluk, namus ve fazilete dayanan ahilikte mühür kazmakta bir sanattır.

Eğer gidip ‘’Bana on-on beş yıl öncesine ait bir mühür kazıver.’’ denilse kat’iyen kazılmazdı. ‘’Demek ki sen mühürle sahtekarlık yapacaksın.’’ derlerdi. İş yaparken soysuzluğa alet olmak soysuzluk sayılır idi.

Hanlar ve Mal Dağıtımı:

Ahilik teşkilatında bir şehre ya da yere mal gelince malın cinsine göre tespit edilmiş hana göre gelirdi. Mesela deri getirilmişse dericiler hanına getirilirdi. Katırlarla getirilmişse katırcılar hanında kalmak zorundaydı. Burada mal, şehrin ya da beldenin tespit edilen ihtiyacına göre bırakılırdı. Hem karaborsa olup halkın fahiş fiyatla almaması, hem de fazla bırakılıp zai olmamasına dikkat edilirdi.

Kadınlar Pazarı:

Ahilik teşkilatının yaşadığı yıllarda, esnaftan bazıları ordunun ihtiyaçları için sefere çağırılırdı.

Ayrıca, şehit, gazi ve sefere katılan kimselerin hanım ve kızları bazen yıllarca yalnız kalırlardı. Bunlar için beldelerde kazınlar pazarı denilen yerler vardı. Burası ayrı bir çarşı hüviyetinde olup alıcı ve satıcıların tamamı kadındı.

Kadınlar burada kendi mütevazi bahçelerinde yetiştirdikleri sebzeleri, süt, yoğurt, yumurta gibi ürünleri ve evlerinde el emeği, göz nuru ile yaptıklarını satarlar evlerini ihtiyaçlarını alırlardı. Böylece şehit ve gazilerin hanım ve kızlarının rahatlıkla tehlikesiz ve töhmetsiz alış-veriş mekanları teşekkül etmiş olurdu.

Bu pazarların bir hususiyeti de buraya tüccar malı sokulmamasıydı. Tamamen yerli, beldenin hanım ve kızlarının ürettikleri mallar alınır satılırdı. Yerli istihsal teşvik edilmiş olurdu.

İstanbul’da Salı Pazarı bunun en uzun süreli tatbik edildiği yerdir.

Kitap ve Kültür Kervanı: Kitapların yazılması ve çoğaltılması henüz matbaa icat edilmediği için el yazması ya da hattalar aracılığı ile olurdu. Dolayısıyla eskiden kitap veya kütüphane sahibi olmak bugüne göre çok daha zor ve pahalı bir şey idi. Müellif kitabı yazar, yazısı iyi değilse iyi bir hattata beyaza çektirirdi. Sultanlara ve devrin büyüklerine bunu ithaf ederdi. Kitap meraklısı, sahip olmak istediği kitap için Sahaflar şeyhine gider veya reisine gider, almak istediği kitabı söylerdi. Kendisine en kısa zamanda bir hattata yazdırılıp verilirdi.

Varlık durumu iyi olanlarla kitap meraklıları sahip oldukları kitabın güzel bir hat ile yazılmış olmasını isterlerdi. Hattat kitabı beyaza çekerken yanında bulunan ve hat öğrenen talebeler de yazmaya devam ederlerdi. Böylece usta hattatın yazdığı ile beraber o kitaptan on on beş adet çoğaltılmış olurdu. Bu vesile ile talebeler meşk etmiş, kitapta çoğaltılmış olurdu. Çoğaltılan kitabın hattat elinden çıkan nüshası sahibine diğerleri de sahaflar reisine verilirdi.

Tuzcular Esnafı:

İstanbul fatihi Fatih Sultan Mehmed’in tebdil-i kıyafetle esnafını murakebe ve ihtiyacını temin için girdiği dükkânın sahibi tarafından gelen müşterisinin selamını güler yüzle aldıktan sonra tatlı sözle bugün kendisinin siftah ettiği, komşusunun ise daha siftah etmediği söyleyip nezaketle ikinciye gönderişi, ikincinin de üçüncüye gönderişi ve Fatih’in birkaç dükkânından sonra ihtiyaçlarını temin ettikten sonra esnafının ahlak, fazilet ve fedakarlığına hayran oluşu tarihlere geçmiş bir hadisedir. Bu kardeşlik anlayışı ve feragat duygusu sadece İstanbul’a ait bir şey değildi.

Hasan Tahsin Bey nice yıllar sonra Konya’da tuzcular esnafına (arastasına) gider. İfadesine göre:

‘’- Hangi dükkânının kapısından adımımı atıp selam vermişsem, tezgahında Kur’an-ı Kerim okuyan nur yüzlü, asil ve temiz çehreli insanlarla karşılaştım. Her dükkânın sahibi Allah’a hamd ederek ‘’Bugün siftah ettim, komşuya bakıver.’’ Dedi. Ancak yedinci dükkânından alışverişimi yapabildim.’’ Diyerek bizzat şahit olduğu ahlak, fazilet ve fedakar anlayışı bizzat nakleder.

Hırs, ihtiras arzuların, doymaz iştihasının kurbanı olan anlayışların anlaşılması ne kadar zor bir şey. Ama Osmanlı-Türk medeniyeti şikayetsiz, mesut ve bahtiyar olarak altı asır edebilirdi ve etmiştir.

Fırıncılar Esnafı:

Her gün bütün esnaf, kasap, bakkal kontrol edildiği gibi hile yapmaya müsait olan fırıncılar ve fırıncılık ve benzeri esnaf çok daha hassas ve sıkı teftişe tabi tutulurdu.

Kontrol için fırına gelinince buranın temizliği, çalışanların iş kıyafeti ve temizliği, yaptıkları işin mükemmelliği gözden geçirilirdi.

Kontrol heyetinin elinde bulunan üssü kaplamalı ‘’vezin’’ denilen ölçeklerle fırıncıların ölçekleri (okka, gram, dirhem ne ise) kontrol edilirdi. Buna fırıncının veznini kontrol etmek denirdi. Eğer ölçü ve tartıda eksiklik, bozuk, pişmemiş ekmek veya riayet edilmeyen temizlik, yapılmayan durum gibi bir şeyle karşılaşılırsa birinci seferinde bozuk ekmekler fırıncının gözü önünde sokak köpeklerine dökülürdü. Bundan sonra aynı fırında hata görülürse fırıncı kulağından tezgaha çivilenir, fırıncılar kahyasına haber verilirdi.

Bu hadise fırıncı için korkunç bir felakettir. Fırıncılar kahyası gelir Fırıncının kulağını kurtarır. Fırıncılar zümresine ar olacak bu fiilinden dolayı fırıncıyı falakaya yatırırdı. Ceza olarak fırını belli bir süre kapatırdı.

Fırıncının hilesi devam eder de mahalli cezalar elvermezse bu defa esnaf şeyhi ustalarla karar alır, ismi Kırşehir’e Ahi vekiline bildirilirdi. Buranın da tasdiki ile fırıncının usta kuşağı geri alınır, ustalıktan düşürülürdü.

Kunduracılar ve dama atılan pabuç:

Eskiden çarşıların bölümlerine arasta tabir edilirdi. Kunduracılar kısmına kunduracılar arastası, demirciler kısmına demirciler arastası denirdi.

Arastalar giriş ve çıkış büyük cümle kapıları ile hudutlu olan yerlerdi.

Sabah namazı buraya yakın bir camide kılınır sonra arastanın girişinde cümle kapısı önünde toplanılırdı. Çarşı imamı gelir, kapı besmele ve dua ile açılır, Fatiha okunur, gülbank çekilirdi.

Farz edelim ki, kunduracılar arastasından biri ayakkabı aldı, fakat vaade dilen bir yıl dolmadan iki veya üç hafta sonra ayakkabının her yeri soyulup dökülmeye başladı.

Eğer normal bir kullanım neticesinde bu kötü şekli almış, altı üstü sökülmeye veya ökçesi, burnu bir tarafa gitmeye başlamışsa adam gidip kunduracıyı Esnaf başkanına şikâyet eder. Esnaf başkanı şikâyetçiyi dinler, tahkik eder, eğer hileli iş olduğuna kanaat getirirse hemen kunduracılar arastasına giderdi. Başkan burada alarm çanı gibi yüksek sesli bir şeye vururdu.

Lonca başkanı ve onun sessizce takip eden ustalar işinde hile yapan ustanın önünde toplanırdı. Başkan hilekâr ustanın elinden peştamalını (şeti) çıkarırdı. Hileli ayakkabıyı zımba ile deler, ip bağlayarak ipin ucu damın saçağına tutturacak şekilde ayakkabıyı dama fırlatırdı. Herkesin hayret ve dehşetli nazarları önünde, dilini yutuş vaziyette yaptığı ayakkabının utancı ile suskun duran usta da ancak olanları seyrederdi

Pabuç ipi ile saçağa asılır ve dükkânın önünde sallandırılırdı. Lonca şeyhi dükkânını kapatır, ustanın peştamalı kapısının kilidine bağlanırdı.

Yırtık ayakkabı ibret-i alem için kapalı dükkânın önünde ustasının acınacak halini günlerce gelip geçenlere sallana sallana anlatırdı.

Usta, ihmal ve hırsla tevessül ettiği hilenin cezasını böylece pabucu dama atılarak çekerdi. Masum vatandaşa da Lonca yeni bir ayakkabı verirdi.

Ahilik teşkilatı insanı insanlığa ezdirmezdi.

Demirciler Arastası:

Ahilikten kalma adetlerin halen yaşandığı Çankırı Demirciler Çarşısı’nın 467 senelik mahkeme sicil defterleri bu çarşıda hiç yangın çıkmadığı göstermektedir.

Bir çarşı düşünün ki, sabahın erken saatlerinden itibaren her dükkânda ateşler körüklenir, kıvılcımlar uçuşur, fakat beş yüz yıllık zaman zarfında tek yangın vukuatına rastlanmaz. Sebebi nedir? Diyeceksiniz Cevap, ahiliğin demirciler arastası için tatbik ettiği nizamdır.

Ahiliğe göre demirciler çarşısında ‘’münavebe ile’’ nöbetleşe her gün bir dükkân nöbettedir. O gün nöbetçi olan dükkânın ustası, dükkânların kapanma vakti gelince çıraklarından yetkin birine veya bir kalfasına:

‘’- Oğlum çekici bildir.’’ der. Ustasının sözü üzerine dükkânından çıkan çırak, ilk dükkânından başlayarak her dükkânının önünde ve yüksek sesle:

‘’Selamun Aleyküm. Akşamlar hayır ola, hayırlar feth ola, şerler def ola, Çekiç!…’’ derdi. İkinci, üçüncü, on üçüncü, hasılı bütün demirci dükkânlarının bütün demirci dükkânlarının önünde aynı cümleleri tekrar ederdi.

Çekiç lafını duyan usta eli havada bile olsa artık onu vurmaz bırakır, körüğü kapatır, ateşi söndürürdü.

Çırak çarşıyı bu minval üzere dolaştıktan sonra gelip ustasına tekmil verir. Bu defa usta çırak, baktı ki dükkânının biri çalışıyor; hemen ustasının ismini söyleyerek:  ‘’- Erkansın Arkadaş!..’’ derdi. Bir ustanın ‘’erkânsın’’ sözünü duyması sanki kanının donmasına, renginin atmasına sebep olurdu. Bet-beniz kül kesilirdi. Arasta nizamına uymamıştır, cezalıdır. İlk ceza bütün çarşı esnafına; usta, kalfa ve çırağa ziyafet vermesi şeklindedir. Ziyafet parası Orta Sandığı’ndan alınarak ziyafet verilir, sonra cezalı tarafından Sandığa ödenirdi.

Ahilik nizamı sayesinde ‘’Çekiçler terkola.’’ Ve ‘’ Çekiç’’ sözünü duyan körükler durur, ateşler söner, dükkânlar kapanırdı. Böylece beş yüz sene, her gün ateşle oynanan bütün çarşılarda yangın görülmez, milli servet heba olmazdı.

Bir tek insanın ihmali ile aileler sıkıntı ve acıya boğulmaz, buna fırsat ve müdahale edilmezdi.

İkinci defa aynı ihmal ve riayetsizlik görülürse çekici körüğe bağlanır ve dükkânını kapatılırdı.

İflas Topunu Atmak:

Bahtın yaver itmemesi ve elde olmayan sebeplerle borçlanan ve işi yürümeyen bir esnaf kurtarılmaya çalışılırdı. Fakat netice hasıl olmazsa mevcut malı borçlularına yettiği kadar, nispetine göre verilir, sonunda iflas ettiği top atılarak ilan edilirdi. İflas ilan edildikten sonra alacaklıları kendisini rahatsız etmezdi. (3)

AHİLİK VE MÜŞTERİ ODAKLILIK

Günümüzde müşteri odaklılık kavramı ‘’ kaliteyi müşteri belirler’’ ifadesi ile açıklanmaktadır. Her türlü ekonomik faaliyetin odak noktası müşteri odaklılık oluşturur. Toplam kalite yönetimi gibi yaklaşımlarda müşterilerin teknolojik, ekonomik ve diğer nedenlerle değişen istek ve ihtiyaçları takip edilerek bunların fiyat, kalite ve teslim biçimlerine bağlı olarak karşılanması esastır.

Not: Toplam Kalite Yönetimi (TKY); müşteri ihtiyaçlarını yerine getirebilmek için kullanılan insan, iş, ürün veya hizmet kalitelerinin sistematik bir yaklaşım ile tüm çalışanların katkıları ile sağlanmasıdır. Bu yönetim şeklinde uygulanan her süreçte tüm çalışanların fikir ve hedefleri kullanılmakta ve tüm çalışanlar kaliteye dahil edilmektedir. Müşteri memnuniyeti kardan önce gelir. Ekip çalışması ve iyileşme bu sistemde çok önemlidir. (9)

Günümüz müşteri odaklılık anlayışında tüketiciye daha fazla tüketim yaptırma esası vardır. Oysa Ahilikte sadece ihtiyacı kadar tüketmek, ihtiyaç fazlasını diğeriyle paylaşmak vardır. Ahilik sisteminde tüketicinin ihtiyacı olan birçok ürün aracı kullanılmadan doğrudan doğruya iş yerlerinden sağlanmaktadır. İşyerleri ise, aynı sanat dallarında esnafların oluşturduğu çarşılarda oluşmaktadır. Buna örnek olarak Bursa ilimizde Ulu Camii’nin batısında yer alan bugün havlucular çarşısı olarak bilinen tarihteki Köfüncüler Çarşısı 1339 (679 yıl) yılından beri mevcutluğunu korumaktadır. (4)[11]Günümüz TKY anlayışında müşteri sadece şirketin ürettiği ürün ve hizmetleri satın alan ve kullanan dış müşterilerden ibaret değildir. Aynı zamanda ilgili şirket çalışanları ve bölümleri de iç müşteri olarak adlandırılmaktadır. Ahilik hem iç hem de dış müşterilerin ihtiyaçları belirlenerek en üst düzeyde karşılanması esastır. Ahilikte kaliteli ve standart üretim yapabilmek için geliştirilen yöntem ve kurallar, günümüz TKY ve otokontrol sisteminin ilk hayata geçirilişidir. Ahilikte rekabet daha çok üretim yapma anlayışına değil, müşteriye daha kaliteli ürün sunma anlayışına dayalıdır. Ahilik birliklerinde iş yerindeki iş disiplini ve iş ahlakı, usta, kalfa, çırak arasındaki sevgi ve saygı temelli ilişkiler üzerine, üretimde sanatın ön planda tutulması v.b. ilkeler ile ilgili iş yerinde ürüne yansıyarak onun kaliteli ve en iyi şekilde üretilmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla tüketiciler kendiliğinden korunmaktadır. Ahilikte müşteriyi ‘’velinimet’’ bilmek esastır.

Dolayısıyla tüketici ihtiyacı olduğu ürünü buralarda daha çabuk bulmakta ve aynı cins ve kalitedeki ürünleri aynı fiyata temin edebilmektedir. Pazarda esnaf dükkânları arasında müşterinin kalite seçimi ve zevkine uygun rekabet anlayışı vardır. Satın aldığı bir üründe aldatılan bir kimsenin, en üst ahilik kurumuna kadar şikâyet hakkı vardır. Günümüzde tüketici şikâyetlerini değerlendiren ve tüketici haklarını koruyan bazı dernekler ve STK gibi bir takım başvuru ve şikâyet merkezlerinin o dönemlerde de olması dikkat çekicidir.

Ahi örgütlerinde, dayanıklı tüketim malları cinsindeki çeşitli demir, bakı gibi madeni eşyalar üzerine üreticinin bir işareti (marka, logo) gibi kazınmaktadır. Bu amblem ilgili ürünün kalite belgesidir. Çünkü bu ürün onu yapan ustanın, çalışanlarının ve iş yerinin övünç kaynağı ve kimliği idi. Üretim sırasında çırağın ya da kalfanın bir hatası olursa derhal ustasına bildirilerek hatası düzeltilirdi. Ahilikte meslektaşının ürünlerini kötülemek, taklit etmek ve bir diğerinin elinden pazar kapma yarışı yoktur. ‘’Ben siftah ettim, komşum siftah etmedi’’ diyerek müşterisi rakibine gönderen bir kanaatkarlık ve diğerkâmlık vardır. Ahilikte para amaç değil araçtır. ‘’Mal ömrün asayişi içindir, ömür mal cem eylemek (biriktirmek) için değildir.’’ diyen Sadi, ahilerinde hislerine tercüman olmaktadır.

Günümüzde ISO 9000 standardı ürünlerde sağlanması gereken özellikleri değil, ürünlerin üretilmesi gerek şartları tanımlamaktadır. Bu kapsamda ISO 9000 kalite güvence sistemi Ahilikte yazılı hale getirilen nizamlardır. Bir ürün ya da hizmetlerin kaliteli olabilmesi ve hatasız üretilebilmesi için mal ve hizmetleri, hangi kalitede, hangi bölgede, hangi fiyattan kimlerin satın alacağı ve üretme hakkına sahip olduğu belirlenmektedir. Ayrıca mal ve hizmet üretimi ile ilgili esnaf nizamları üretimin nasıl yapılacağı diğer bir ifadeyle üretim standardı belirlenmektedir. Tüketiciyi korumaya yönelik olarak ll.Beyazid döneminde 1502-1507 yılları arasında hazırlanan ve 100’den fazla maddeyi içeren Bursa, İzmir ve Edirne İhtisab (belediye) kanunnameleri, ilk tüketiciyi koruma kanunu, ilk çevre nizamnamesi, ilk standartlar kanunu olarak kabul edilmektedir. Bu kanunnamede bakkaldan, kuyumcuya, berberden, doktora kadar pek çok meslek sahibinin mal ve hizmet üretiminde uyulması gereken standartları belirterek müşteriler korunmaktadır. Ahilikte kaliteli ve standart üretim için geliştirilen usul ve kurallar bugünkü TKY ve otokontrol sisteminin ilk hayata geçirilişidir. Bir bakıma TSE kurumunun o tarihlerdeki uygulamasıdır. (5)

AHİLİK TEŞKİLATINDA YÖNETEN-YÖNETİLEN İLİŞKİSİ

 

Tablo 1: AHİLİK YÖNETİMİ

AHİ BİRLİKLERİNİN ÇÖZÜLÜŞÜ

Çözülmenim Sebepleri

XVI. asrın başlarında Osmanlı Devletine dışarıdan giren malların büyük çoğunluğu henüz Şark’tan bilhassa Hindistan’dan geliyordu. Buna mukabil, bu ülkeye mal satılmadığından, memleketin aldın ve gümüşleri devamlı bir şekilde Şark’a akmaktaydı. Her ne kadar bunun önüne geçilmesi için Şark’tan gelen tüccarların getirdikleri mal yerine yine mal götürmeleri hususunda bazı tedbirler alınmışsa da bunda pek başarılı olunamamıştır.

Aynı dönemde Batı’dan satılmak üzere gelen sanayi eşyası yok denecek kadar azdı. Buna mukabil Avrupalı tüccarlar Osmanlı Devleti’nde hammadde ile hububat ve hayvan gibi gıda maddeleri alıyorlar ve karşılığında altın ve gümüş bırakıyorlardı.

  1. yüzyılın sonlarına doğru, Amerika’nın keşfi ve açık deniz ticaretinin gelişmesi sonucu Avrupa’nın hammadde ve gıdaya ihtiyacı artmaya başladı. Batılı tüccarlar Osmanlı tüccarına kendi ayağında esnafa nazaran daha yüksek fiyat vermeye başladılar.

Bu şartlar Ahi Birliklerini güç duruma soktu. Uygulanan sıkı narh sistemi ve kalite kontrolü sebebiyle esnaf artık mal üretmez hale gelmeye başlıyordu. Pek çok şikâyetler üzerine, hükümet dokumacılıkla ilgili olarak önce ‘’madrabaz’’ların pazardan pamuk ipliği toplamalarına mani olmaya çalıştı. Çünkü esnaf ve ordunun ihtiyacı olan yelkenleri dahi hammadde sıkıntısından üretemeyecek hale gelmişti. Ancak, bu tedbirler pek başarılı olmadı. Nihayet hükümet pamuk ipliği ve hububatı ‘’memnu’’ mal olarak ilan edip, bunların ihracatını yasakladı. Zamanla memnu mallar listeli uzamaya başladı. Ancak bunda da tam bir başarı sağlanılamadı.

Kısaca, XVI. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nin Dünya İktisadi cereyanları içerisindeki durumu, zengin bir hammadde alıcısı olan Avrupa ile, çok bol ve hatta işlenmiş mal satıcı olan Şark’ın arasında bocalayan aracı olarak kabul edilebilir. Avrupa’dan altın ve gümüş geliyor, fakat karşılığında giden maddeler sıkıntılara sebep oluyor ve iç sanayii sarsılıyordu. Şark’tan alınan mal karşılığı ödenen altın ve gümüş, Avrupa’dan gelenden fazla olduğundan memlekette para darlığı artmakta idi.[12]

Ahilik Birliklerinin bir dinamizim kazanarak sanayleşme harekerini başlatması ve bunun için ahlak kaidelerinden taviz vermeden yeni bir yapıya kavuşturulması mümkündü. Sermaye birikimini engelleyen kaidelere karşı da orta sandıklarının işleyişinin yeniden düzenlenmesi ile bir çözüm bulunabilir, sosyal adalet anlayışı için de, hızla olmasa da için mazlumların kan ve gözyaşı bulunmayan bir sermaye birikimi sağlanabilirdi

Peki niçin olmamıştır?

Bunun hükümetten ve teşkilattan kaynaklanan iki sebebi vardı.

Osmanlı merkezi yönetim güçlendikçe Ahi Birliklerini de kontrol altına almaya başlamıştır. Çnceleri birlik yönetimine saçilenlerin hükümet onayından sonra göreve başlamaları sağlanmış, bu şekilde dolaylı bir denetim mekanizması oluşturulmuştur. Daha sonra bununla da yetinilmeyerek bazı yöneticiler tayinle iş başına getirilmeye başlandı.

Ahi Birliklerinin yönetimine yapılan müdahaleler esnaf tarafından hoş karşılanmadı. Eskiden çok büyük itibarı olan yiğitbaşılar, tayinle göreve gelmeye başlayıncaitibarlarını kaybettiler. Herkes onları ‘’iğdibaşı’’ diyerek alaya alıyordu. Teşkilatın yöneticileri ile diğer üyeleri arasında güven, sevgi ve saygı bağları kopmaya başlayınca, yeni durumlara uymak için gerekli olan dinamizm ve güçbirliği de kendiliğinden kaybolmaya başladı.

Ahi Birliklerine hükğmet tarafından vurulan ikinci darbe, 1587 yılında yayınlanan bir fermanla yeniçeri se sipahi zümrelerine esnaflık hakkının tanınmış olmasıdır.[13] Bunlar esnaflığa organik bir şekilde giremedikleri gibi, Ahi Birliklerinin kurmuş oldukları düzeni de bozmaya başlamışlardı.

Ahi Birliklerini çözülme dönemin formal ve enformal ahlak kaideleri korunabilmiş midir? Sorusuna ‘’evet’’ diyebilmek pek mümkün görülmemektedir. Esnaf bir taraftan geçim sıkıntısı çekerken, diğer taraftan meleğin haysiyeti korunmaya çalışılıyordu. Ancak bütün esnafın böyle yaptığı söylenemez.

En azından bir grup insan, birliğin koymuş olduğu kaideleri çiğneyerek zengin olma hırsıyla çeşitli ahlak dışı yollara sapmaya başlıyorlardı. Narhı yükseltmek içinistifçilik yapmak, birliğin koyduğu satış kaidelerine uymayacak şekilde daha karlı satış imkanları aramak, eksik tartmak, hileli satmak gibi hem İslam hem de Ahi ahlakına uymayan davranışlara artık rastlanabiliyor ve yolunu bulanlar zengin oluyorlardı.

Çözülme

XVI. yüzyılın sonunda batı sanayi ürünlerinin anadolu pazarlarını  kaplaması sonucu, Müslüman-Türk esnafı bir yandan hammadde sıkıntısı çekerken bir yandan da ürettiği eşyaya alıcı bulamamaktaydı. Bu ekonomik krizde iki ayrı grubun esnaf arasına karıştığı görülmektedir.

Bu gruplardan biri sermaye sahipleridir. Bunlar mamül eşyadan çok hammadde ticareti yapıyor, efnas ve sanatkarları bu yoldan kendilerine bağımlı hale getimeye çalışıyorlardı. Sermaye sahiplerinin sanayi alanına yönelmeleri sonucu; Ahi birliklerinin sermaye-emek bütünlüğü parçalanmaya başlanmış, bu da teşkilat organizasyonunun temeli sarsmıştır. Buradaki en önemli husus sermaye sahiplerinin üretici ile tüketici arasında değil, üretimle üretici arasına girmiş olamalarıdır. Esnaf ve sanatkarların üretimlerini önemli ölçüde yönlendirdikleri haldde tüketici ile muhattap olmayan sermaye sahiplerinin üretim alanına herhangi bir yenilik getirmedikleri söylenebilir.[14]

Esnaf arasında katılmak suretiyle Ahi birliklerinin çözülmesine sebep olan ikinci grup ise kendilerine esnaflık yapma hakkı verilen askerler ile çift bozarak şehre inen köylülerdir. Artık Loncalaşmış olan Ahi Birlikleri köyden kente yapılan göçlere karşı çıkmıştır. Hükmetin de bunlarda ‘’çift bozan vergisi’’ olarak bir çeşit ceza almasına rağmen bu göçlere engel olunamamıştır. Hemenbelirtelim ki; çeşitli içtimai şartların ziraatten sanayi alanına aktardığı bu köylü gruplarının, belli bazı bilgi ve yetenek gerektiren meta üretimi karşısında sadece ucuz emek depoları halinde yığılıp kaldığını düşünemeyiz. Bu dönemde üretim ve üretici arasına girmiş olan sermayeci grupların, Ahi Birlikşerince gerçekleştirilen üretim organizasyonuna karşı, bu köylü gruplarını kullandığu muhakkaktır.

Osmanlı ekonomisinin zayıflamasının bir sonucu olarak yeniçeri ve sipahi gibi askeri zümreler sanat hayatına el atmışlar, bunlara 1587 yılında çıkartılan bir fermanla esnaflık hakkı tanınmıştır.

Çözülme sonucu loncalaşan Ahi Birlikleri, daha sonra gedikler haline dönüşmüştür. Resmi terim olarak Gedik kelimesini ülkemizde 17527 yılından itibaren rastlanmaktadır.[15]

Gedik kelimesi Türkçe’dir. Tekel ve imtiyaz anlamına gelir ki, sahiplerince yapılacak işi başkalarının işleyememesi ve satacağı şeyi başkalarının satmaması şartıyla, hükümet tarafından verilen senedin içindeki hükümlerin kullanılması ve yürütülmesidir. Bu tarzda esnaf ve sanatkarlık 17 Haziran 1861 tarihine kadar devam etmiş, bu tarite çıkartılan bir tüzükle sanat ve ticarette tekel usülü kaldırılmıştır. Loncalar 1912 yılında çıkartılan bir kanunla tamamen ilga edilmiştir.[16]

       Herşeye rağmen meşrutiyete kadar İstanbul’da özellikle ‘’peştemalcılar’’ esnafı arasında yaşatılmaya çalışılan Ahi geleneği, bu tarihten sonra bütünüyle kaybolmaktadır. Cumhuriyetten sonra çıkartılan tekke ve zaviyeleri yasaklayan kanun ise Ahi Birliklerinin son kalıntılarını da silip süpürmüştür.

Hakkında: Adem Ersagun ULUPINAR

Karabük Üniversitesi - İktisat

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir